Günümüz insanı, yaptığı, yapacağı her şeyden kâr zarar hesabına göre bir şey bekler. Alışkanlık haline gelmiştir, yaptığımız her şeyin sonucunu düşünmek, sonucunda kar yoksa o işe hiç girişmemek. Peki nedir bu kâr? İlla maddi bir kâr olmak zorunda mıdır? İlla maddi kâr olmaz bu, bazen hayatımızı kolaylaştırması, bazen de bir ihtiyacımızı karşılamasını bekleriz. Bu ihtiyaçlar da çeşitli türde olmaktadır. Peki ya yazmak bize ne sağlar? Hangi kâra ortak eder bizi? Düşünmeyi paylaşmaya mı başkalarını etkilemeye mi? Kendi düşüncelerimizi başkalarına aktarmaya mı? Daha iyi düşündüğümüzü göstermeye mi? Sahi yazmak neye yarar?
Yazmak bizi iyileştirmeye yarar. Başkasını değil, kendimizi iyileştirmeye. Düşüncelerimizi sıralamaya, dizmeye, düzgün ifade etmeye, düşüncelerimizin var olmasını sağlamaya götürür bizi. İlla kâr denilecekse kendimizi iyileştirmekten daha kârlı ne iş olabilir ki? Üstelik de zihnimizi, ruhumuzu iyileştirmek…
İyileştirmek genel de kötü olandan iyiye geçiş, yahut bir hastalıktan kurtulmaya işaret eder. O halde zihin hasta mıydı ki onu iyileştirmeye çalışıyoruz? Zihnin sağlığı illa hastalığa zıt bir şey olmasıyla ölçülmez. Zihin karmaşıksa, doğru çalışmıyorsa, amacına göre hizmet etmiyorsa o zaman hastalıktan ne farkı vardır. Öyleyse önce zihnimizi doğruya yönlendirmemiz gerekir ve bu zihnimizin de doğru çalıştığının en iyi kanıtlarından biridir. O halde yazarak hem zihnimize hem de kendimize iyi geldiğimizi gösterelim.
Yazmak iyileştirir; yazmak beni ben yapar. Başkasının düşünceleriyle belirlenmekten kurtarır. Kendi özümüzü yaratmaya götürür, kendi benliğimizi ortaya koymaya, varlığımızı göstermeye, burada olduğumuzu ispatlamaya. Aksi halde hiçliğin varlığımdan ne farkı kalır. Fark yaratmaksa mesele önce kendi dünyamızı yaratırız, başta zihinde, sonra yazıda. Böylece iç dünyamı, var oluşumu görünür kılarım. Dille ete kemiğe bürünür kavramlarım. Ben ben olurum, benden çıkarak, beni serperek, beni göstererek, beni nasıl inşa ettiğimi ortaya koyarak. Bu da gerçek anlamda yaşam değil midir? Hayatta olduğumu göstermek, varlığımı kanıtlamak, düşüncelerimi sunmak, ben buyum demek. Ben buyum, söylediklerimle, düşüncelerimle ve bunların sonunda ortaya çıkan eylemlerimle. İşte bunların temelinde kaynağı iyileştirmek var, bu iyileştirmeyi sağlayan önemli unsurlardan biridir yazmak.
O halde neden gölgeyi var kılmıyoruz, neden düşüncelerin ete kemiğe bürünmesine izin vermiyoruz? Saklananı göstermek, düşüncelere özgürlük kazandırmak değil midir? Yaratıcılığın başlangıç noktasıdır yazmak, başlar ve devam eder. İlmek ilmek öreriz metni, her kelimeyle. Gerçek varoluş belki de burada başlar, kendimize yaşamımıza renk katarız. Dünyamızın içinde kendimize yeni bir dünya inşaa ederiz. Üstelik o dünya diğer inşa edilen dünyalarla kesişir, kesiştiği noktada ortaklıklar yakalanır. Bu dünyalar hayal gücümüzün, varlığımızın derinliklerinin en çok kendini hissettirdiği yerlerdir. O yüzden dikkat etmek gerek, sürekli bu varoluşu sürdürmek gerek. Hakikati kurmak ve hakikatle bağımızı koparmak istemiyorsak ilmek ilmek işlemeye devam etmeliyiz. O zaman daha çok insan oluruz, daha çok kendimiz, daha çok yaşamak oluruz. Yazmak, benden dünyaya giden ve yönü yine bana dönen bir eylemdir. Kendim olurum, başkaları olurum, başka şeyler olurum ama yolun sonuna yine kendime döner, ben olurum.